İltimas-ı Duası

Dopdolu gözlerle ağasının kapısındaydı şimdi… Ruhun şifası için, kalbin şifası için hasretli gözlerle, yalvaran ve zavallı bakışlarla baktı şifa kapısına, seslendi titrek sesle: “Ağam! Ey Rıza kapısı! Esselamu aleyke ya İmame’l-Masum!”

Gecenin karanlığına inat, altın kapı ıslak yanaklarını aydınlatıyordu. Kim olduğunu bilmediği insanlarla aynı duyguyu paylaşıyordu yüreği. Binlerce ses aynı ahenkle yankılanıyordu. Meşhed semalarını “Meded Rıza, Meded Ağa!” feryatları doldurmuştu. O ise bunca kişinin içinde yalnız ve biçare hissediyordu kendini. Çaresizlikten çok, utançtı onun duyduğu; utanıyordu kendinden ve kalbinden. Günah işlediği her uzvundan utanıyordu. Gözyaşları paklayabilir miydi ki bunca günahı? Ya da günahların katmerleştirdiği yüreğini temizleyebilir miydi?

Öylece dikti gözlerini Rıza (a.s) kapısına, dili hiçbir sözü söylemeye takat bulamazken, gözleri ona inat seller akıtıyordu haremin mermer zeminine. Günlerden herhangi bir gün, gecenin bilmem kaçıncı meçhul saati… Zaman onun için önemli değildi; nitekim günah işlerken zamanı hiç düşünmemişti. Hıçkırıyordu şimdi. Adeta yüreği ağzından fırlayıp uçuverecekti ağasının yanına. Sanki ruhu bırakıp kaçacaktı aciz bedenini.

“Şifan ve rızan olmadan ayrılmam!” diye fısıldadı. Dili, elleri onu tasdik ederken daha da yükseliyordu nurun yağdığı arşa. Onu susturacak, teselli edecek kimsesi yoktu oysa. Yalnızca o Sekizinci Güneş’ten yardım diliyordu, onu vesile ediyordu ve bir cevap bekliyordu ağasından.

İçinde o lahutî nefesten dökülen hadis yankılanıyordu: “Şia altındır, çamurun içinde dahi olsa.”

“Ben de senin aşığınım.” diyordu dudakları. Dayanamıyordu artık. Bütün vücudu titriyordu yaprak misali, günahları titretiyordu sanki sesini. Ayağa kalkacak, o kabre elini sürecek hâli yoktu artık. Sanki günahları ağır birer pranga olmuştu bileklerine.

Sağına baktı belirsiz ve tanımadığı, ama yüzü bakılmaya değer, nur dolu biri geldi yanı başına. Hiç böylesine merhametli bakmamıştı sanki bir yabancı ona. Titreyen ellerinden tuttu ve ayağa kaldırdı zayıf vücudunu. Yabancının ellerini öpmek istedi o an. Bu yardıma ihtiyacı vardı bedeninin. Sonra ellerini öpmek istedi yabancı. Belli ki o da etkilenmişti kendisinden. Aynı gözler baktı tekrar merhametle ve usulca fısıldadı: “İltimas-ı dua, iltiması-ı dua…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir